90’larda Trabzon’da Çocuk olmak!

    8
    1455

    90’larda Trabzon’da Çocuk olmak! Adlı yazıma başlamak istiyorum 🙂
    Göğüs kafesi içinde hala yaramaz bir çocuk yaşatan herkese Merhaba ?

    Yeni yıla girdiğimiz bu günlerde yeni hedefler, yeni temenniler, umutlar derken biraz geçmişe dönelim istedim. O içimizdeki çocuk yıllar önce ne yapar nelerden heyecanlanır mutlu olurdu hatırlayalım…

    Sabah erkenden uyanıp çizgi film izlenirdi. Tabi gözümüz aklımız hep dışarıda, arkadaşlarımızdan çıkan var mı hava oyun için müsait mi diye… Hava durumu demişken siz hiç yağmur çiselemeye başladığında eve girmek istemediğiniz için taş altına ısırgan koyup etrafında dönerken yağmur kessin diye dua ettiniz mi? Saklambaç oynarken tüm mahallenin kuytu köşelerini öğrenip kazan-çömlek patlattınız mı? Ya da o gizli yerlerde 80’lilerin aşklarına şahit oldunuz mu? İşte tamda burada çocukluk ikiye ayrılır. Şikayetçi bir 90’lar çocuğuysan dayak yer, değilsen baş tacı edilir hatta oyunlarda fasulye sayılmayıp büyüdüğün hissettirilirdi. İstop oynarken top elinde olan aşığımız sen uzağındaysan oyundan elenme gönlün kırılmasın diye asla ismini söylemezdi. Bir oyunda ne kadar çok kalırsak o kadar güçlü hissederdik kendimizi. Hatırladınız mı Yakartop oynarken söylediğimiz o şarkıyı ‘ortada kuyu var yandan geç’ bu yazıyı ritmiyle okuduysanız tebrikler içinizdeki çocuk alkışlıyor sizi…

    Ritim demişken yağ satarım bal satarım oyunu bir çizgidir çocukluğunda, artık dar alanda kurulan oyunlar zevk vermediğinde seviye atlıyorsun… Artık ailenizin kızdığı kadar uzaklara açılmaya başlıyorsunuz. Boztepe’de büyüyen bir çocuk olarak kemik hastanesi altındaki çocuk parkına (bilen bilir) kaçardık. Tabi ara sıra mahalleye dönüp annemize yakınlardayız imajı vermeyi unutmazdık… Kim bilir o yokuşu o merdivenleri günde kaç kez arşınlardık… Salıncaklarda deliler gibi sallanırken ayna grubunun ‘dereden tepeden gel’ şarkısıyla mahalleyi bir uyandırışımız birde dönme dolapta midemiz altüst olana kadar dönüp sarhoş taklidiyle karnımıza kramp girene kadar gülüşlerimiz vardı… Havanın kararıp eve geç kaldığımızı fark edince kollarımızı birbirimizin omzuna atıp sallanarak eve giderdik. Annem gözlerini kocaman açar bakalım yarın dışarı nasıl çıkacaksın dediğinde; kendimi demir parmaklıklar ardında arkadaşlarımı yakartop oynarken izlediğimi hayal ederdim. O akşamı nefes bile almaktan çekinerek geçirirdim ki uslu bir çocuk olursam yarın dışarı çıkabileyim…
    Karlı bir sabaha uyanıp kardan adam yapalım diye elinizde havuçla babanızın paçasına yapıştığınız o günleri hatırlayın… Kardan cepheler yapıp kartopu savaşıyla mahallenin neşesi olduğunuz günleri. Dilinizi dışarı çıkarıp kar tanelerini yakalamaya çalışırken arkadaşınızla kafa kafaya çarpışıp yere düştüğünüzde birbirinize bakıp ağlamalı gülmeli o anı da, tabiri caizse acısıyla tatlısıyla dostluk işte…

    Boztepe’den Kızlar Manastırına inen yol ayrımı vardır orada oturup yoldan geçen araçları seçtiğimiz renklere göre sayıp yarışırdık. Parmaklarımızı ağzımızı simsiyah yapan o bol tuzlu çekirdekleri kim daha hızlı ve çok çıtlayacak diye de yarışırdık. Birde o bahsi geçen bayır beton yol yaz sıcağıyla kavrulmuşken yalın ayak kim daha aşağıya koşup daha fazla dayanacak yarışı yapardık. Yarışlarımız hep basitti en sonunda kazanan daima dostluk olurdu…

    Trabzon merkezi dağın kuzey yamacından sahile kadar inen kıyı şeridine kuruludur. Bu sebeple oyun alanlarımız hep bayır, top oynarken bayırın sonunda olan arkadaşın arkasında mecburen! Kaçan topları tutmak için başka bir arkadaş daha dururdu. Sert vurulan topların arkasından giden arkadaş geri dönünceye dek oyun yedek topla devam ederdi öyle bayır işte…. Kan-ter içinde topla geri dönen çocukla topu fırlatan çocuk arasında çıkan ufak çaplı kavgayı ne durdurur dersiniz. Pamuk şekerrrr….

    Seyyar satıcının sesi duyulur duyulmaz camlardan yukarı anneaağğğ para at pamuk şeker alacağım diye miyavlayan kedicikler oluverirlerdi. Çıngır çıngır sesi hala kulaklarımda o zamanlar tasolar felan yokken avucumuzdan büyük taşlarla düzleştirdiğimiz gazoz kapaklarıyla oynardık. Karayemiş yaprağından para, binaların posta girişinden vezne yapar bankacılık oynardık. Annemin eskiyen kırmızı tencereleri hala hafızamda capcanlı, onlarda kumla, otlarla pişirilen çiçeklerle servis edilen yemek oyunları zevki bir başkaydı. Oyuncak denen şey bizim için mağazadan para karşılığı alınan bir şey değil, var olanın zihnimizde yeniden anlam kazanmasıydı.. Biz yediğimiz Halley paketinin gri yüzeyini avucumuzda buruşturup ellerimizi sim yapar yine de eğlenecek bir şey bulurduk. Eve sokulamayan çocuklardan, evden çıkarılamayan çocuklara… Bu konuya hiç girmeyeceğim daha anlatacak, hissettirecek çok şeyim var kendimce.

    Televizyonda Tolga Abiyle Hugo’yu izlerken bir yandan da gazetenin verdiği Ayşegül serisinin kıyafetlerini kesip biçerken sobanın üzerinden yayılan portakal kabuğu kokusunu hissedin lütfen. Minik plastikler içinde satılan tek kullanımlık renkli kolonyaları, yazın olmazsa olmazı Meybuzu, ağzını tıka basa doldurup konuşmaya çalıştığın leblebi tozunu, ve o dünyanın en tatlı ekşi sakızı SULUGÖZ’ü hatırlayın… (ve lütfen hala satılan bir yer varsa bana söyleyin 🙂
    Ve gün gelir bir sabah telaşa uyanırsın, mavi önlük beyaz yakalık, fırfırlı çoraplar giyer sırtına bir çanta yüklenirsin… Gelecek vaadiyle çocukluğunun bir kısmını oracıkta bırakıverirsin aslında. Ama fark etmezsin kokulu silgiler, yeni arkadaşlar, yeni bilgiler boyar gözünü… En büyük eğlencen olur okul dönüşü yol kenarındaki otlarla duvara YAZABİLDİĞİN ismin. Bir süre sonra zaten başkaları yazar ismini sevdalanmayı öğrenirsin. Kokulu kağıtlara yazılmış mektuplar girer hayatına özenle kapladığın kitap aralarında saklarsın. Ve bir teneffüs mutlaka elinizi tutmak isteyen birileri olur tabi birde elinizi kendinden başka kimse tutmasın diye kıyasıya mücadele eden biri, ‘ dansa davet’ diyorlar oyunun adına… Herkesi Trabzonlu sanırsınız herkesi Trabzonsporlu ta ki 99 depremiyle yeni dostlarınız oluncaya dek…  Yeni arkadaşlarınız bambaşka kültürlerle yoğrulmuş yeni oyunlar getirip hediye eder çocukluğunuza ve siz çok çabuk büyürsünüz artık…

    Aaa şu da vardı unutmuşsun dediğiniz hiçbir şeyi unutmadım, sizler anlatın diye boşluklar bıraktım sadece. Geçmişimi bugünümden daha iyi hatırlıyorum çünkü göğüs kafesimdeki o yaramaz çocuğa çok iyi bakıyorum. Sende içindeki yaramaza dair yoruma bir anı bırakır mısın?

    Yüreğinizde ki o yaramazlara selam olsun…

    8 YORUMLAR

    1. Yazı müthiş çok beğendim .. Adeta zaman makinesi gibiydi .. Eline, kalemine, gönlüne sağlık .. Noktalı yerleri sen doldur diye boşluk bırakıyorum ve yazıda ki en sevdiğim sözle bidaki yazını beklemeye geçiyorum 🙂

      “Oyuncak denen şey bizim için mağazadan para karşılığı alınan bir şey değil, var olanın zihnimizde yeniden anlam kazanmasıydı.”

    2. Sonuna kadar yüzümde bir gülümsemeyle okudum, eline sağlık Merve abla.?
      Üzüm yapraklarını kopararak sarma yaptığım saatlerce evcilik oynadığım günler benim en unutulmazım.?
      Bir sonraki yazını merakla bekliyorum. ?

    3. Yazdıklarınızı sonuna kadar okudum o kadar guzel yazmişsiniz ki teşekkürler geçmişimi hatırlardım aslında geçmişimizi hatırlıyoruz fakat ustu tozlu yazını okuduktan sonra insan ister istemez hatırlıyor durup duruken böyle bir şey insanın aklına gelmez … Yakar top oynardık ortadaki arkadaşı sobelemekti ti amacımız tek dermiz topa yakalanmamaktı başka birşey beklemezdik bir birimizden kutu kutu kutu bense elma yerse ?..

    4. 90larda çocuk olmak ekmek arası domates peynir yapip dışarı arkadaşlarınla oynamaya gitmektir.Sabahlari çizgi film izleyip akşamları haftalar 1 de super babayı izlemektir.atari lüks bir oyuncakti.🙂 çok güzeldi o yillar.

    This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.